Rüya Nedir?

ruya tabirleri Rüya Nedir?Rüya vardır, korkunç gibi durur, fakat onun arkasındaki mânâ müjdedir. Rüya vardır,
hoş ve güzel görünür, ama sonu güzel olmayabilir. Bütün bunları anlamak feraset işi, ilim işi, irfan ve şuur işidir. Hayatta ne rüya görmek, ne de rüya görmemek kimsenin kendi elinde de değildir. Hiç kimse ben rüya görmüyorum diyemez. Zaten rüyayı insan istese de göremez, insana rüyayı bir gösteren, bir hazırlayan vardır. Nasıl ki hayatımızı bir hazırlayan, bir yaratan var. Çok kere insan bir şeyi ister, fakat ona eremez. Çok defa da arzu etmediği bir şey vücuda gelir. Eğer herkesin istediği olsaydı, zâlimler tahtlarından inip kara toprağa girerler miydi? O kadar güzelliğiyle beraber Hazreti Yusuf da köle olarak satılmaz, zindanlara düşmezdi. Bütün bunları bilmek, düşünmek gerekir.

Evet; herkes rüya görür. Ne var ki, her insanın gördüğü rüya gerçek olmaz. Zaten rüyalar gerçek olsaydı, âlem bir başka âlem olurdu.

Gerçek ve sâdık rüyalar Peygamberlere mahsus olan rüyalardır. Peygamberlerin rüya âleminde gördükleri gün gibi aşikâr olur ve aynen zuhur eder. Bir de velîlerin ve salih kimselerin gördükleri rüyalar hedefinden şaşmaz. Ama bu rüyaları da tâbir edecek kişiler ehil olmalıdır.

Bir gün bir adam, İbn-i Sîrîn Hazretleri’nin huzuruna geldi ve;

-Ben, dedi, rüyamda bir kuşun mescidden güzel bir taş alıp
gittiğini gördüm!

İbn-i Sîrîn (rh.a.) şu karşılığı verdi:
- O halde Hasan-ı Basrî Hazretleri vefat etti.
Gerçekten o gün Hasan-ı Basrî Hazretlerinin vefat ettiği görüldü.

Rüyayı gören kadar, tâbir eden de mühimdir. Her rüya, mutlaka gerçek olacak diye bir şey de yok. Rüyanın gerçeğe ayna tutması, rüya sahibinin iman ve ameline, sıdk ve ihlâsına bağlıdır.

Rüya tâbir ederken de şahıs ve zamanı hesaba katmak lâzımdır. Şahıs, zaman ve hal gözetilmeden rüyayı tâbir etmek yanıltıcı olabilir.

İnsandaki günah ve kusurlar, yüce menzillere ulaşmaya mani olduğu gibi, rüyalara da tesir eder. Günahkâr bir kimsenin gördüğü rüya çok kerre çıkmaz. Bir de bu günün insanının hâlini düşününüz.
Gün boyu binbir türlü hâdiselerle haşir neşir olan insanın gece olunca berrak rüyalar görmesi imkânsızdır. Onun gördükleri, gündüz boğuşup durduğu işlerin gece ruhuna aksetmesidir. Hem hayatımız hem de rüyamız için haramlardan uzak kalmak, ibadetlere devamlı olmak ve Kur’ân ikliminde yaşamak lâzımdır.
Bataklıkta can bülbülü dem çekmediği gibi, günah karanlığına boğulan kalblerde de hikmet ve marifet olmaz. Ve cahilin canı ilâhî zevkten, ilâhî neşeden nasip alamaz.
Hele rüyadan hiçbir pırıltı onun dünyasına aksetmez.
Buna mukabil sâlih bir mümine, pak ve duru bir gönül sahibine, hakikat ehline, arif ve velîlere rüya ile nice hayâl edilmez işler anlatılmıştır. Onların rüyası “Düş” olmaktan çıkıp gerçeğe kapı açmıştır. Bunun âlemde nice misalleri vardır.
İnsan çok kerre rüyaların dış görünüşüne bakar, hüküm verir. Bilmez ki o rüyanın içinde ne hikmetler, ne sırlar gizlidir.
Meselâ, şu rüyanın dış görünüşü insanın tüylerini ürpertecek kadar dehşetli. Fakat mânâsı o nisbette güzel ve sevindirici. Ne var ki, bu rüyayı anlamak herkese nasip değildir.
İmam Nablûsî demiştir ki:
- Bir kimsenin rüyada Kur’ân-ı Kerim sahifesi üzerine sidik ettiğini görmesi, hafız olacak bir çocuğunun dünyaya gelmesine delâlet eder.
Ve yine rüyada cami mihrabına sidik ettiğini görmek, rüya sahibinin oğullarının imam olmalarına delâlet eder.
Görüldüğü gibi, dış yüzüyle bu iki rüya fena ve kötü, hatta insanı ürperten cinsten.
Ama işaret ettiği mânâ ne kadar hoş ve güzel.
Nasıl görülürse görülsün, rüyalar kötüye yorumlanmamalıdır. Çünkü, çoğu zaman rüya, yorumuna göre çıkar. Ve düşler herkese de anlatılmamalı. Ehli bulununca söylenmelidir.
***
Sen ölüp dirilmeye hiç inanmazsın ama,
Peki ne diyeceksin, ey adam, bu rüyama?
Rüyalar dahi ruhumuzun varlığına bir delildir. Ve öteler âlemine de bir hüccettir.
Kâinatın nuru ve Allah’ın şerefli Resulü -selâm üzerine olsun-buyuruyorlar ki:
“- Mümin bir kulun müjdesi, sâlih rüyalardır. “(1)
Nihayetsiz kudret sahibi ve Din gününün Mâliki olan Allah Teâlâ dilediği mümin kulunu böyle bir rüya ile müjdeler. Rüya, bir hayâl neticesi olmaksızın uyku âleminde ruha münkeşif olan ve hayırlı bir hadisenin zuhur edeceğini işareten gösteren ve gerçeğe ayna tutan bir hâldir.
“Düş” deyip geçiyoruz. Öyle ama, bu düşlerin dizginini bir tutan vardır. Ve o dilediğine dilediğini verir.
Yine Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz buyuruyorlar:
“- Uyku hâlinde görülen rüyaların en gerçeği, seher vaktinde görülenidir. “(2)
Merhum Ö.Nasuhi Bilmen hocamız bu hadis-i şerifin izahında şöyle demişlerdir:
“- Malum olduğu üzere rüya, uyku esnasında görülen şeylerdir ki, bunlara lisanımızda ‘Düş” denilir. Rüya, ruhun uyku halinde iltihak ettiği gayb âleminden bazı hakikatlere ıttılâı suretiyle husule gelir.
Mamafih rüyalar iki kısma ayrılır: Biri sâdık rüyalardır ki, ruhun melekût âlemine ittisâliyle husule gelen bazı hakikatlerdir.
Diğeri de kâzib (yalan) rüyalardır ki, uyanıklık esnasındaki kuruntulardan ve mizacın bozukluğundan ve bazı şeytanî ilkaattan neşet eden asılsız rüyalardır.
(1)500 Hadis, Ö. Nasuhi Bilmen, s. 90.
(2)500 Hadis, Ö. Nasuhi Bilmen, s. 8.

Rüyaların en sâdıkı ise seher vaktinde görülenidir. Çünkü seher vakitleri en lâtif, en nurânî bir zamandır. Seher vaktinde sabah namazı için bir kısım melekler yeryüzüne inmeye başlarlar. O anda gecenin zulmeti zail olup gündüzün nûraniyeti yüz göstermeye başlamış bulunur.
İşte bu gibi sebeplerden dolayıdır ki, seher vaktindeki rüyalar, geceleyin ve gündüzün görülen rüyalardan daha sâdık, daha kuvvetlidir.
Sâdık rüyalardan bir kısmı pek vazıh bulunur. Tevile, tâbire muhtaç olmaz (yani görüldüğü gibi meydana çıkıverir).
Bir kısmı da temsilât kabilinden olup, tevil ve tâbire muhtaç bulunur. Cihan güzeli Hazreti Yusuf (a.s.)’ın onbir yıldız ile güneş ve ayın kendisi için secde ettiklerini rüyasında görmüş olduğu gibi.
Birçok rüyaların bilâhare görüldüğü gibi veya ona benzer bir surette zuhura gelmesi ruhun varlığına ve başka bir âlemin mevcudiyetine pek açık bir delildir.”
Evet:
İsterse sen inanma, uykuda görüyorum,
Bulutların üstünde bir saray örüyorum!
***
Hazret-i Yusuf (a.s.)’un rüyasını Kur’ân-ı Kerim bize haber vermektedir. Şöyle ki:
“- Hani bir zamanlar Yusuf babasına, “Babacığım! Ben, rüyamda onbir yıldızla güneşi ve ayı gördüm. Gördüm ki bana secde ediyorlar!” demişti. “(3)
İnsan bazan rüyayı kendi hakkında, bazı kere de bir başkası hakkında görebilir.
Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi Peygamberlerin rüyası gün misâli zahir olur. Velî ve sâlihlerin rüyası da zamanı gelince zuhur eder.
Burada buna bir misâl verelim: Hicrî 158 tarihinde hilâfet makamına geçen El-Mehdî, geçmişlerin yaptıkları zulüm ve haksızlıkları önlemek emelindeydi ve bunun için de gayret kanadını açmıştı. Öyle ki, tatbik ettiği güzel ve âdil idaresiyle bütün mazlumların ümit ışığı olmuştu.
Öyleydi ama, yine de zindanlarda mazlum ve masumlar bulunmaktaydı. Elbet
bunların hepsinden tek tek malumatı yoktu. Kim hangi zindanda ne çileler çekiyor henüz bilmiyordu. Bu zindan derdi çeken mazlumlardan biri de Nebiler Nebisinin neslindendi. Yani Seyyidlerdendi.
Zindanın rutubet kokan hücrelerinde gönlünü Rabbinin dergâhına açmış, hâlini ona arz etmişti. Çünkü ondan başka kendisine imdad edecek kimse yoktu.
(3) Yusuf Sûresi, 4.

Halife bir gece yumuşak yatağına gömülüp yattı. Ve az sonra dehşetle bir çığlık attı.
Çünkü korkunç bir rüya görmüştü. Ona ihtar ediliyordu. O da gözünü açar açmaz kapıcısını çağırdı ve dedi:
- Koşarak hapishaneye git ve doğu köşesindeki hücrede yatan bir genç vardır,
hemen onu çıkar, isterse buraya getir: İste mezse kendi hâline bırak, dilediği gibi hareket etsin…
Halifenin adamı nefes nefese sarayın zindanına koştu ve halifenin emrini bildirdi.
Derhal genç adamı buldular ve dediler:
- Haydi dışarı!
Genç, bir besmele çekip kendisini kapı dışarı attı ve Rabbine hamdetti:
- Ey delikanlı, dediler, şunu bil ki halifenin emriyle çıkıyorsun, istersen seni onun huzuruna götürelim.
Genç adamın dudakları bir yay gibi gerildi ve dedi:
- Ben halifenin huzuruna çıkmak istemiyorum. Ona minnetim de yoktur. Eğer halifeye kalsaydı ben daha nice zaman zindan derdi çekecektim. Ben büyük dedeme teşekkür ederim. Bundan böyle de ömrüm oldukça O’na hep salavat getireceğim. Bana çıkış yolunu gösteren, bana bu duayı öğreten de O’dur.
Sordular:
-Seni çıkaran halife değil mi ? Emri o verdi bize.
Genç tatlı bir tebessümle güldü:
- Aslında halife emir vermedi, verdirdiler!
O da ne demek?
Demem şu ki: Ben bu zindanda haksız yere bekletiliyordum. Her gece gözyaşları içinde Resûl-i Ekrem efendimiz üzerine salavat okuyor, benim bu belâlı yerden kurtulmam için şefaat etmesini istiyordum. O Sultan Nebi, bir gece rüyamda bana göründü: “Mahzun olma, şu duayı oku ve kurtul.”buyurdu. Ben de o duayı okuyarak başımı yastığa koyuyor ve yatıyordum. İşte o duanın bereketiyle halife beni bıraktı.
- Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh. Peki o dua nasıldı?
- Dua şöyle idi: “Ey en gizli yalvarmaları duyan, ey her şeye gücü yeten, ey ölüleri dirilten, dirileri de öldüren, cansız kemiklere et giydirip, onlara hayat bahşeden Allahım! Resulün Hazret-i Muhammed’e sayısız salât-ü selâm olsun. Onun hürmetine bana bir çıkış yolu ihsan et, bir çare vücuda getir. Çünkü sen her türlü çareyi bilirsin, benim ise elimden hiçbir şey gelmez.”
Ey genç adam! Duan da mübarek, sen de mübareksin. Sana müjde olsun!
İşte, bu duadan sonra gelip beni çıkardınız. Nasıl, çıkaran halife mi, yoksa Cenâb-ı Kibriya mı?
Bunun üzerine halifenin adamı saraya döndü ve huzura çıktı:

- Ey müminlerin emiri, dedi, o genç, beni halife bırakmadı, bıraktırdılar, diyor ve bu sebeple huzurunuza gelmiyor.
Halife Mehdi gözlerini yükseklere dikip mırıldandı:
Beli, doğru söyler o genç. Rüyamda elinde kocaman bir balyoz bulunan bir genç başıma dikildi ve balyozu kaldırıp haykırdı:
Ey Mehdi! Davran! Ya hapishanede bekleyen o mazlum genci hemen salıverirsin, yahut da kaldırdığım bu balyoz beynini yere döker ve seni kara toprağa indirir.
işte az daha geç kalsaydım beynim paramparça oluverecekti.
***
Görüldüğü gibi bu bir rüya, ama ihtar edici ve kurtuluşa götürücü bir rüya.
Merhum Akif ne güzel söyler:
”Bu âlem şöyle bir rüya imiş, yahut muvakkatmiş,
Onu ukbâda anlarsın, ne müthiş bir hakikatmiş!”
Rüyada insana azap ve müjde vâki olduğu gibi, ahirette de müjde ve azap vardır.
Artık ben görmediğim bir âleme inanmam demek abestir. Çünkü yumuşak yatağında yattığın halde kâh azap, kâh müjde, kâh sevinç, kâh üzüntü seni buluyor. O halde ölüm de seni bulacak ve Allah Teâlâ senin hesabını görecektir.
İnsan rüyayı sadece kendi hakkında da görmez. Çok kere başkaları için de rüya görülebilir. Rüya, insanın çoluk çocuğu, ana babası, akrabaları, kardeşleri, dostu, meslekdaşı, zevcesi ve hemşehrileri gibi başka başka kimseler için zuhur edebilir.
Buna misâl şudur:
Bir gece küfrün başı Ebu Cehil rüyasında İslâm dinine girip Allah’ın Resulüne biat ettiğini gördü. Bu rüya, onun kendi hakkında değil, oğlu hakkında tecelli etti; Hazret-i İkrime İslâm’a can atarak ebedî saadetin burcuna kondu ve dünyadan şehid olarak ayrıldı.
Hazret-i İbrahim (a.s.) efendimiz de rüyada göz nuru oğlunu kurban ettiğini gördü ve bunu ona açıkça ifade ederek:
“- Yavrucuğum, dedi, ben rüyamda seni kestiğimi görüyorum. Artık bak, sen ne diyeceksin?”(4)
Allah Teâlâ’nın yüzünü keremlendirdiği o güzel çocuk derhal babasının emrine baş kesti ve teslimiyet âbidesi olarak insanlığa bir nümûne-i imtisal oldu.
İnsanoğlu çok defa rüyaların billur saraylarında yaşar. Kâh bir ülkeye şah olur, kâh padişah olur, kâh tahtından kara toprağa düşer. Kâh bir nazlı dilberin elinden bade içer. Kâh gökte bulutların üstünde mekân tutar, kâh yerin tâ dibine batar. Bütün bunlar bir anlık uyku hâlinde olup biter. En uzun rüyalar bile üç dört dakikayı geçmez.
Fakat bu kısa zaman diliminde insana nice bin gaipler gösterilebilir ve nice gizli haller aşikâr olur.
(4) Saffât Sûresi, 102.

Hiç kimse ben istediğim zaman rüya görür, istediğim zaman görmem ve ben
dilediğimi görürüm de diyemez. Çünkü rüyanın mahiyeti henüz keşfedilmemiştir ve Ruh, Rabbin emrindedir. Allahu Teâlâ dilemeyince kim ne yapabilir ki?
Rüyalar ve insanlar için çok sözler söylenmiştir. Ne var ki, rüyaların gerçek olanı da, sadece hayâl âleminde kalanı da vardır. Ve çok kere de insanlar gördükleri rüyaları unuturlar. Evvelce de ifade ettiğimiz gibi gerçek rüyalar peygamberlerin, velîlerin, sâlih kimselerin rüyalarıdır.
Keremi sonsuz Rabbimiz dilediği kuluna rüya âleminde bazı sırları ve gaipleri
bildirmeye de kadirdir. Ve gaybın anahtarı onun kudret elindedir. O bildirmedikçe de hiç kimse gaybı bilmez.
Tarihte hakikat olmuş çok rüyalar vardır, ama ille de rüya ile amel etmek diye bir mecburiyet yoktur.
Şimdi bir iki örnek verelim:
Sahabîlerden Abdullah İbn-i Abbas (r.a.), bir gün uykudan yüzü sapsarı olarak kalktı ve şöyle dedi:
“- İnna lillahi ve inna ileyhi raciûn. (Biz Allah’ın kuluyuz ve -ahirette- ona döneceğiz) “.
Yanında bulunan arkadaşları hayret edip sordular:
-Ey Abdullah! Ne var, ne oluyor? Niçin böyle kederlendin?
Gül güzlü güzide sahabi çırpına çırpına:
- Vallahi, dedi, bugün Hazret-i Hüseyin ve arkadaşlarını öldürecekler.
- Aman, dediler, bunu nereden çıkardın, ey iyiler iyisi?
O sözlerine şöyle devam etti:
- Rüyamda Nebiyy-i Zîşan efendimizi gördüm. Çok müteessirdi. Ellerinde içi kan dolu bir şişe vardı. Hâlâ yerden kan topluyordu. Bana bakarak:
- Ey Abdullah, buyurdu, biliyor musun, ümmetim benden sonra neler yaptı?
- Hayır, ey Allah ‘in Resulü, bilmiyorum!
- Bugün torunum Hüseyin’i ve arkadaşlarını öldürdüler. Bu, onun kanıdır. Ben bu kanı aldım, yüce Rabbime götürüyorum!
Abdullah (r.a.), hem bu rüyayı anlatıyor, hem de gözyaşlarının selinde sanki
boğuluyordu, gözlerinden boşalan yaşlara mani olamamıştı ve durmadan
hıçkırıyordu:
- Bu rüyaya göre vallahi bugün onu şehit edecekler!
Herkes dehşet ve hayretin çengelinde titremekteydi:.
- Hayır, ya Abdullah, diyorlardı, bu bir rüya, bunun tâbire, tevile ihtiyacı vardır. Yüce Allah rüyanı hayra tebdil eylesin.

Hazret-i Abdullah İbn-i Abbas, yaşlı gözlerini arkadaşlarına dikerek tane tane konuştu ve dedi:
- Ey iyi insanlar! Vallahi, Resulullah’ın görüldüğü rüyanın tâbire ve tevile ihtiyacı yoktur. Onun görüldüğü rüya gün gibi zahir olur. Vah başımıza gelenlere!
O güzide sahabinin arkadaşları o günün tarihini hafızalarında tuttular. O gün Hicretin 62. senesi, Muharrem’in 10′u ve günlerden Cuma idi.
Bulundukları yere ancak 25 gün sonra haber ulaşabildi. Hazret-i Abdullah’ın rüyayı gördüğü gün gerçekten de Hazret-i Hüseyin (r.a.) ve 72 arkadaşı, bir damla suya hasret bırakılarak Kerbelâ çölünde şehid edilmişlerdi. Bu rüya da böylece acı bir şekilde gerçekleşmiş oluyordu.
Gönlü Cenâb-ı Hakk’ın kerem güneşiyle pırıldayan o büyük sahabinin rüyası gün gibi zahir olmuştu. Çünkü rüyada Nebiler Sultanını görmüşlerdi. Allah’ın aziz Peygamberi buyurmuşlardır ki:
“- Her kim beni rüyasında görürse mutlaka beni görmüş olur. Çünkü şeytan
bana temessül edemez. “(5)
Tabii ki, Allah’ın Resulünü rüyada görenin onun mübarek şemâlini de bilmesi ve tanıması lâzımdır. Allah’ın sevgili ve şerefli Resulü bütün beşeriyetin bir rehber-i hidâyetidir. Onun mukaddes vücudu bir mücessem nûr-i ilâhîdir. Onun zatının nuruna canlar pervane kesilmiştir. Onun nezih ve parlak siması güneşlerin güneşidir. Ve âlem halkı onun için yaratılmıştır. Şeytan ise ebedî olarak lanete uğramış bir bozguncudur ve bir fitne kaynağıdır. Artık böyle olunca Resûl-i Alişanın o nezih, o nûrânî varlığına nasıl bürünebilir?
Demek ki, kâinatın efendisinin görüldüğü rüyaya şeytanın müdahale imkânı yoktur.
Osman Gazi’nin Rüyası:
Bir zaman Osmanlı imparatorluğunun kurucusu Osman Gazi de bir rüya görmüştü.
İnsan kendi arzu ve isteğiyle rüya göremez, ona gösterilir, işte Osman Gazi’ye rüya âleminde hakikatin kapısı aralanıyor, müjdeler ve saadetler bahşediliyordu.
Gördü ki, göbeğinden bir su fışkırmaktadır. Bu su büyüye büyüye nihayet geçit vermez bir nehir oluverdi. Sonra da bu çağlayan nehrin kenarında ulu bir çınar boy verdi.
Çınar ama, ne çınar! Öyle ulu bir çınar ki, dalı budağı her tarafı tutmuş, tepesi göklere doğru gözün göremeyeceği kadar yükselmişti. Ve bu çınarın gölgesinde renk renk uçuşan insanlar. Çınarın gölgesi adetâ insan denizi…
Osman Gazi rüyada bu güzel manzarayı seyrederken birden karşıdan Şeyh Edebâli Hazretlerinin geldiğini gördü. Şeyhin koynundan gözleri kamaştıran parlaklıkta bir ayın çıktığını ve gelip kendi koynuna girdiğini müşahede etti.
Büyük insanların rüyası da kendileri gibi büyük ve güzel olur. Gerçekten bu rüya pek güzeldi. Osman Gazi hemen yattığı yerden kalktı:
(5) 500 Hadis, Ö. Nasuhi Bilmen, 257.
- Rabbimin keremine hamd olsun ki, dedi, güzel bir rüya gördüm. İnşallah sonu da hayırlı olur!
Derhal Şeyh efendinin huzuruna vardı ve rüyada gördüklerini tane tane anlattı ve dedi:
- Ey apaydın Pîr, ne buyurursunuz?
Şeyh hazretleri bir müddet daldılar. Sonra yüzlerinde görülmemiş bir ışık çağlayanı belirerek başını yükseklere kaldırdılar:
- Tebrike şayan bir rüya görmüşsün, beyzadem, dediler. Osman Gazi’nin dudakları muhabbetle kıpırdadı:
Elhamdülillah!
Şeyh Edebâli (k.s.), kutlu rüyayı şöyle tâbir buyurdu:
- Beyzadem! Göbeğinden çıkan su senin soyun ve neslindir. Onun çoğalacağı ve dünyayı tutacağı ve yüzyıllarca da devam edeceği anlaşılıyor. O nehrin kenarındaki ulu çınar ağacı da senin elinle kurulacak kudretli ve büyük bir devlete alâmettir. Öyle bir devlet ki, kıyamet alâmetleri ortaya çıkmadıkça sarsılıp yıkılmayacak. Onun sayesinde nice milletler huzur içinde hayatlarını sürdürecekler.
Ey Beyzadem! Bu rüyada sana bir değil iki mükâfat görünüyor.
Osman Gazi sordu:
- O iki mükâfat nedir, ey Pîr?
-Şeyh şöyle cevap verdi:
- Bu mükâfatın biri, o kurulacak muazzam devlet, öbürü de benim kızımdır!
Şeyh hazretlerinin bu son sözleri Osman Gazi’nin yüreğine bir alev halinde aktı.
Utancından başını eğip sessizliğin girdabına daldı. O kadar, o kadar ki, yer yarılsa da kendisini yutsaydı memnun bile olacaktı.
Osman Gazi başı önde ve eriyecek halde dururken, şeyh hazretlerinin dudakları tekrar kıpırdadı ve dedi:
- Bu çifte mükâfatın ikincisi benim kızım Mal Hatun’dur. Allah Teâlâ onun da sana verilmesini takdir etmiş! Benim koynumdan çıkıp senin koynuna giren ışıklı ayın tâbiri de işte budur! Allah mübarek etsin!
Zaman geldi, Osman Gazi’nin rüyası da gün gibi zahir oldu ve onun kurduğu devlet hak ve adalet ölçülerinde kılı kırk yararak âlemde misli bulunmaz işleri başardı. Ve onun devleti asırlarca İslâm’ın sancaktarlığını yaptı.
İşte bu da bir rüya, fakat ayniyle vâki olmuş bir rüya…
Rüyayı gören kadar, tâbir eden de mühimdir. Herkes rüya tâbir etmek melekesine sahip değildir. O da ayrı bir iş ve sırdır. Ve görülen rüyalar herkese anlatılmamalıdır.
Ancak ehli bulununca anlatılmalı, ehli de rüyayı iyiye ve hayra yormalıdır. Çok kere rüya tâbir edildiği şekilde tecellî eder.
Kişiye bir rüya anlatıldığı zaman, rüyayı tâbir edecek kimse rüya sahibine en kısa yoldan şöyle demelidir:
- İnşaallah gördüğün hayırdır. Hayra ermeyi, serden kaçınmayı arzu ederiz. Hayır ve iyilik bizim, şer de düşmanlarımız içindir. Hamd âlemlerin yegâne mâliki ve Rabbine mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım dileriz. Şimdi rüyanı anlat.
Dikkat edilecek diğer bir husus da, güneşin doğup ve battığı zamanla zeval vaktinde rüya tâbir edilmemelidir.
Rüya sahibi, rüyasının tâbirini çok arzu ediyorsa, onu ancak bir âlim ve öğüt verene anlatmalıdır. Cahil ve düşmana rüya anlatmak insanı ümitsizliğe düşürebilir. Cahil, bilmediği halde rüyayı tâbir ederek güzeli çirkin, çirkini de güzel gösterebilir.
Denilmiştir ki: Rüya, uçan bir kuşun ayağı üzerindedir. Tâbir edilmedikçe onun için istikrar yoktur. Tâbir edildiği halde hemen yerini bulur..
Rüyalar üzerinde çok durmak ve hep rüyalarla meşgul olmak da insanı bazan
huzursuz eder. Her zaman güzel rüyalar görülmez, bazı kere rüyanın dış yüzü
korkunç gözükür, ama içten güzeldir. Güzel gözükür, fakat onda hayır bulunmaz.
Bütün bunlar ilimle, ferasetle, irfan ve hikmetle bilinir.
Bir kere daha ifade edelim ki, rüyasının sâdık ve doğru olmasını arzu eden kimse, sözünde ve özünde doğru olmalıdır. Yalan, gıybet ve koğuculuk gibi kötü huylardan ve kalbi karartan günahlardan uzakta bulunmalıdır. Çünkü günah karanlığı çöken kalbe hikmet nuru inmez. O kalbde bir hakikat meyvesi boy vermez. Tâ ki günahta tevbe edip temizlenene kadar.
Yalancının rüyası, yine yalan ile neticelenir. Yalancı ve iffetli olmayanlar da rüya görürler, fakat gördükleri rüyayı tamamıyla hatırlayamazlar. Rüyada görmediği halde gördüm demek de bir başka hatadır. Bu hususta Resûl-i Zîşan (s.a.v.) efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“- Rüyasına yalan katarak anlatan kimseye kıyamet gününde bir arpa danesinin iki ucunu bir araya getirip düğüm vurması teklif edilir. Bir kimse gözleri üzerine yalan söylerse Cennet kokularını alamaz. İftiranın en büyüğü, adamın kendi gözlerine yaptığı iftiradır ki, ben gördüm der, halbuki bir şey görmemiştir.”(6)
Evet: Hiçbir şey görmeden şunu şunu gördüm demek, kendi gözüne iftiradan başka nedir ki? Hem görmek veya görmemek insanın kendi elinde de değildir. İnsana bazı şeyler gösterilir. Bazan müjde, bazan korku, bazan sevinç, bazan keder vardır. Ama sâlih rüyalar mümin kulun müjdesidir. Kul kendisi sâlih olunca, rüyası da sâlih olur.
İmam Nablûsî (rh.a) demiştir ki:
“- Bazı kere de tâbir, rüyanın aksiyle olur. Nitekim tâbirciler, ağlamayı, sevinç; gülmeyi keder ve üzüntü, taunu harp, harbi taun; seli düşman, düşmanı sel; incir yemeyi pişmanlık, pişmanlığı incir yemek; çekirgeyi asker, askeri de çekirge ile tâbir ederler.
(6) İmam Nablûsî.

O halde, her şeyde olduğu gibi rüyayı da ehline bırakmalıdır. Çünkü el üstünde el vardır.
Bir gün, bir adam, İbn-i Sîrîn hazretlerinin huzuruna geldi:
- Ey gün görmüş üstad, dedi. Rüyamda incileri domuzların boynuna astığımı
müşahede ettim. Bu nice bir şeydir?
İbn-i Sîrîn (rh.a.) derhal şu karşılığı verdi:
- Ey kardeş! Sen ehil olmayan kimselere hikmet öğretiyorsun, gördüğün rüya buna alâmettir!
O kişi, hemen talebelerini araştırdı, gerçekten hikmete ehil olmadıklarını gördü ve bir daha onlara ders vermedi.
Rüya tâbiri, şeriatte makbul bir ilm-i şeriftir. Yüce Kitabımız Kur’ân’da bunun delilleri, Resûl-i Ekrem efendimizin hadislerinde hüccetleri vardır.
Rüyayı ehil olanlara anlatmak lâzımdır. Ehli bulunmadıkça da hayra yorup üzerinde fazla durulmamalıdır. Ötelerden müjdeler bekleyen kimse, Rabbine karşı vefalı olmalıdır.
Ruh, Rabbin emrindedir. O, dilediğini hidayete erdirir, dilediğine hikmet verir ve O yegâne yaratıcıdır. Mülkünde tekdir, misli ve ortağı yoktur.
O’na yaratıklarının sayısınca hamd ederim ki, elimi kalem tutacak halde yarattı ve bana bu eseri tamamlamayı ihsan buyurdu.
Bu sitede: Cafer-i Sâdık (r.a,), Ibn-i Sîrîn, İmam Nablusî ve daha nice İslâm
büyüklerinin rüyalara getirdikleri tâbirleri bulacaksınız.

Mustafa Necati BURSALI

1 Yorum

  1. gerçekten arayıpta bilmek istediklerimin çoğunun cevabını aldım teşekür ederimbazı rüyalarımın anlamlarını merak edyodum okuyunca çoğunun cevabını sanki aldım okudukça gördüklerimin huzuruna vardım okadar güzel açıklayıcı anlatılmışki n zamandır aradıklarımın cvabını aldım sağolun

Yorumunuz...

*